Bugün Veda filmini izledim. Okuyacağınız satırlar bahsi geçen filmi yerden yere vuracaktır, lütfen çocukları ekrandan uzak tutun.
Hazırsanız başlıyorum!
Benim işim sinema, televizyon değil. Ucundan kenarından ilgileniyorum, o ayrı. Ancak mesleğin detaylarını bilmiyorum, hiçbir mekanizmasına alıcı gözle bakmıyorum. Sabah akşam da film izlemiyorum. Film izlerken dikkat ettiğim unsurlar da çok farklı olabiliyor. Imdb ile tamamen zıt görüşlere kapıldığımız da çok oluyor. Hatta çok zaman akademiyle bile!
Şimdiiii… Zülfü Livaneli kızmasın ama filmi cidden çok kötü. Üstelik sinir bozucu derecede para kaygısı taşıdığı izlenimi veriyor. Gerçekler, hayaller, kurmaca, detaylar, özel durumlar, güzel sözler, saçmalıklar birbirine karışmış. Kendi değer yargılarınız, dünyaya bakışınız çok farklı olabilir ama değiştiremeyeceğiniz şeyler vardır. Olanı, olmasını istediğinizle karıştırırsanız insanları aptal yerine koymaya çalışırsınız. Aynı hatayı Gülse Birsel de sık sık yapıyordu. Ramazan ayında herkes iftar sofrasındayken orucu neyle açıyorlar biliyor musunuz? Ne topla, ne ezanla. Davulla açıyorlar! Şaka gibi! Ah be kardeşim, yapılır mı şimdi bu? Davulla oruç açılması ne olmuştur, ne de olması mümkündür. Ülkenin her meridyenine iftar saatinde davul çalmaya programlanmış davulcular mı dizeceksin sanki? Sütçüoğlu ailesi masa başında davul sesiyle oruçlarını açarken iki sokak ötedeki bir aile orucunu neyle açacak? Onlara da bir davulcu verelim. Diğer sokaklar? İlçeler? İller? Milyonlarca davulcu mu dikeceksin? Veda’da da bunun gibi bakış açısını aşan durumlar gerçekten üzücüydü.
Zülfü Livaneli’nin Mutluluk filmini de izlemiştim. Beni rahatsız eden çok fazla ayrıntısı yoktu ancak Veda buram buram art niyet kökuyordu. “Ben böyle istedim, oldu” düşüncesini gördüm. Küçük detayları vurgulamak, inceden Atatürk’ü övmek isterken koca film ziyan olmuş, yazık olmuş.
Filmin can alıcı hatası, konu bütünlüğünü sağlayamamış olması. Bunu kurtarmak için bir köşede nerede ve hangi yılda olduğumuz yazıyor. Ancak yetmiyor. Bir bakıyoruz savaşın ortasındayız, bir bakıyoruz Latife Hanım’a misafir olmuşuz. Bir bakıyoruz Samsun’u görmeden Erzurum’a gidiyoruz. İnce detayları ve geçişleri anlatması için bir anlatıcıya ihtiyaç duyuluyor ama Mustafa filminden külliyen farkı kalmayacağı için cesaret edilememiş gibi. Sanki film aslında on saatmiş de montajla iki buçuk saate indirilmiş gibi. Mustafa demişken; onun gişedeki başarısını gören sadece Livaneli değil, yakında Turgut Özakman’ın da filmi geliyor. Açık konuşayım, ondan da kayda değer bir başarı beklemiyorum. Konusu Atatürk olunca para sinemada para toplamak çok daha kolay oluyor demek ki benzer filmler patlamaya başladı. Yazıktır, günahtır. Bir insan şahsi çıkarlar uğruna bu kadar kullanılmaz ki.
Olmuyorsa olmuyordur.
İnanmak istemediğim bir şey daha var: film on günde çekilmiş!
Harf Devrimi’nden önce soldan sağa yazılan mektup da dikkatimden kaçmadı!
Genel olarak Zülfü Livaneli’yi severdim. Onun çokyönlülüğünü severdim. Çünkü ben de öyle olmak istiyorum. Bir insanın aynı anda hem şarkıcı, hem yazar, hem siyasetçi, hem yönetmen olabileceğini ispatlamasını beklerdim ama olmuyor maalesef. Karpuzlardan bazıları kırılıyor. Bu durumda diğer meziyetlerin de para kaygısı taşıdığından korkuyorum…
“Bizim kendi tarihimizi anlatan güzel bir filmimiz olmayacak mı?” diye karamsarlığa kapılmayın, bu işi ciddiye alanlar da yok değil. Mart 2011’de vizyona girecek ilk üç boyutlu Türk filmi Çadır’ın çekimlerine başlandı. On gün önce değil, bir yıl önce…
Oyla
samterk 10 yaşında!
14 Şubat 2010
Bundan tam on yıl önce, internet şimdiki kadar net değilken, sanal bir posta kutusuna ihtiyaç doğmuştum. O zamanlar internet cümle içinde çok fazla kullanılmıyordu. Olmasa da olabilecek birşeydi, fazlalıktı, baş ağrısıydı, yavaştı. Her soruya cevap bulamıyordu. Bir şey ararken aklımıza ilk gelen adres Google değildi. İnternete bağlanabilmek başarıydı. Evleri telefonsuz bırakıyordu. Telefon faturası zaman zaman 146’dan selam getiriyordu. Ama eşeği sudan getirmiyordu. A, d, s, l harfleri yan yana kullanılmıyordu. Vesaire, vesaire…
Açtık bize sıcacık bir posta adresi verecek siteyi, henüz Türkçe bilmediği için huyuna gidiyoruz, sign up’a tıklıyoruz. Eee, ne olacak adımız? “sam” güzeldir, candır. Yazıldığı gibi okunur. Ama diyor ki, “bende zaten bundan bitane var, başka isim bul kendine” Kısa bir beyin fırtınası, çıkan sonuç: samterk. O günden beri, tam on yıldır beni takip ediyor. Uğurlu sayım yediydi. Asal sayıları oldum olası severim. Beni sembolize eden harfleri yediye indirmek güzel olurdu. Bu mantıkla samterk oluştu. Merak edenlere duyrulur.
Kendi kendime bu onuncu yılı kutlarken, eksik olmasın, Hotmail de tebrik etmiş beni. “On yıldır bizimlesin, geçtiğimiz on yılda birçok köklü değişime tanık oldun, gelecek on yıl neler olacakları düşünsene” diyorlar. “Sen bize bulaştığında herkes Windows 98 kullanıyordu, Titanic gişe rekorları kırıyordu, cep telefonlarını kimse sevmiyordu” şeklinde dramatik bir ifadeyi de unutmamışlar.
İkizler burcu olmam sebebiyle değişken olacağımı, sık sık fikir değiştireceğimi, güvenilmez olabileceğimi düşünenler için, bu, hayatımın istikrarlı konularından sadece biri.
Durum bundan ibaret.
Arz ederim.
Oyla
İstanbul’a kar yağdı.
23 Ocak 2010
Geçen salı İstanbul’a kar yağdı. Kendisinden günler önce şanı geldi. O kadar gürültü çıkaran kar meğer bir avuç bir şeymiş. Anlayışla karşılıyoruz tabii. Kar görmemiş insanların arasındayız. “Asıl kar cumartesi gelecek” diyorlardı, geldi.
Gece sağolsun defalarca uyandırdı. Sabah da ortalığı birbirine kattı. İstanbul bu kadar karı nadir gördüğü için hemen de felç oluverdi. Hayır, kar görmesem, heralde yerlerde yuvarlanacaktım. Ben gibi Kütahya asıllılar için kar yeterince sıradan. Ancak hayatımdaki en fazla kara battığım dönem askerliğimdi. Van Gölü’nün dibinde, askerlik yaptığım lojmanları çevreleyen 40 santimlik duvarın meğer 40 santim olmadığını dört ay sonra, mayıs ayında karlar ancak eridiğinde öğrenmiştim. Yerli halk için anormal bir durum değildi. Kaldırımda binaların açığından yürürdük çünkü tepelerde kurbanını bekleyen birkaç metrelik buzdan mızraklar oluşuyordu. Üzerimde yedi farklı giyecek olurdu, yine de üşürdüm. Sürekli eksinin altını gösteren derecenin bozuk olmadığını da yine mayıs gelince öğrendim. Tek bir noktası görünmeden kara gömülen arabalar, iki kat bere, üç kat eldiven, buzda kayıp düşenler, kartopundan çok buztopu oynayanlar oradaki geçici hayatımızın parçasıydı. Hiç unutamadığım anlardan biri de gecenin üçünde, -35 derece havada, betona döktüğüm yarım şişe suyun üç saniyede buza dönüştüğüne şahit olduğum zamandı…
Şimdi hepsi masal gibi geliyor. Diyordum. İstanbul’daki kar maceramız başladı. İki yıl aradan sonra, askerden hatıra bere ve eldivenime muhtaç oldum. Tamam, biraz yağdı ama o kadar da değil yahu! Beşiktaş’ta karlar aşağıdan yukarı doğru yağıyor gibiydi. Taksim’den Pangaltı’ya giden yolda her türden arızalanmış araç gördüm. Ben de bu esnada “arızalanmış” yerine “yolda kalmış” sözcüğünün daha uygun olacağını düşünüyordum. Harbiye’de alnında “arızalı” yazan otobüsler kuyruk olmuştu; Pangaltı’da gençler arızalı vosvoslarına el atan amcaya teşekkür ediyordu. Bir an kendimi başka bir coğrafyada hissettim.
İstanbullu böyle bir cumartesi yaşadı ve söylenene göre pazartesi akşamına kadar bu durum devam edecekmiş.
Oyla
Yıllar önce gördüm,
çok beğendim,
hayran kaldım,
"Budur" dedim,
"Alalım" dedim,
"Alalım" diye bağırdım...
Galatasaray aldı...
Oyla
|